Mizgîn/Sayı 34 - 1925 Kürt Ulusal Hareketi, yakın Kürt tarihi içinde önemi kadar bilinmeyenleriyle de oldukça tartışmalı bir tarihsel olaydır. 1925 Kürt Hareketi hakkında çokça yazılıp-çizilmesine rağmen, esas vurgulanması gereken noktalar çoğu kez göz ardı edilmiştir.
1925 Hareketi eksenli tartışmalar zorunlu olarak tarihe nasıl yaklaşılmalı sorusunu da gündeme getirmiştir. Tarihe yaklaşım her dönem hem tarihçiler hem de tarihsel ve siyasal olaylara ilgi duyan her bireyi meşgul eden en önemli sorunlardan biri olagelmiştir. İster meslekten tarihçiler olsun, ister tarihi olayları yorumlamaya kalkışan herhangi bir araştırmacı olsun bazı sorulardan hareketle tarihsel olayları anlamlandırmaya ve tarihe bu çerçevede belirli bir konsept oturtmaya çalışırlar.
Her kesin üzerinde hem fikir olduğu ve genel kabul gören “doğru”lar oluşturmak özellikle siyasal ve toplumsal olaylarda çok zordur. Bu noktada tarih felsefesinde teorik olarak “doğru”lar da anlaşmak başlı başına bir sorun olarak durmaktadır.Toplumsal ve siyasal yaşama ilişkin fenomenleri inceleye kalkışan ister akademik, ister meraklı her araştırmacı belirli toplumsal ve siyasal koşular içinde belirli bir değer sistemi, kişilik, siyasal duruş ve toplumsal rol sahibi öznelerdir aynı zamanda. Bu yüzden incelemeye çalıştığı nesne ile özneliği arasındaki dengeyi nasıl tutturacağı, incelediği olaya hangi düzeyde mesafe alıp objektif tutum alabileceği sorunu da tartışıla gelen bir sorundur. Yani araştırmacının kişisel kanaatlerini araştırma sonuçlarına hangi düzeyde yansıtacağı sorunu siyasal bilimcileri de meşgul eden önemli sorunlardan biridir. Aslında sorun felsefiktir ve araştırmacının temsil ettiği felsefi geleneğe bağlı olarak da soruya verilen cevaplar birbirinden değişiktir.
Toplumsal ve kişisel koşuların karşılıklı etkileşimlerinin bir sonucu olan kavramsal bir prizmadan toplumsal olaylara bakan araştırmacının kişisel tercihleriyle ile benimsediği teorik model araştırma konusunu ve sonuçlarını da büyük oranda belirler. Konunun anlaşılması birkaç örnek verelim, mesela açlık, terörizm yada normal cinsel davranış gibi konular nerden nasıl elle alındığın bağlı olarak farklı anlamlar kazanabilirler. Bu yüzden örneğin ceza hukukunda tecavüze getirilen hukuki tanım ile Feminist hareketin tecavüz tanımlaması birbirinden tamamen farklıdır.
Sonuç olarak, toplumsal ve siyasal olayları bakış açımıza göre farklı yorumlama bir realite olmasına rağmen, sorunları bireysel ve ailesel kaygılardan uzak, ideolojik perspektiflerin dışında, bilimsel tartışma zeminine oturtmak hayati önem taşımaktadır. 1925 , Ağrı, Dersim ve Koçgiri gibi hareketlerin milli direnmeler olduğu kabul edilene kadar, Kürt hareketi gerek Türk Devletine ve gerekse Türk Soluna çok bedel ödedi. Gelinen yerde bu perspektifi kıskançlıkla korumak, geçmişin gün ışığına çıkmamış yönlerini aydınlatmaya çalışmak hala omuzlarda duran bir görevdir.
Resmi ideoloji, 1925 Kürt Hareketini “Şeyh Sait” isminde somutlanarak, Hareketin “irticacı” ve “gerici” olduğu tezlerine dayanak oluşturmaya çabalamıştır. Kemalistler için “Kürt yoktur” ve “Kürt tarihi” de olmamalıdır. Bu nedenle; Kürt direnme hareketlerinin tümü “eşkıyalık”, “şakilik”, “gericilik” v.b sıfatlarla adlandırmışlardır. Resmi ideolojinin mimarlarından Yunus Nadi, 13.07. 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde Ağrı Kürt Direnişi için, özetle;
“Bu ülkede yaşayan herkes Türk’tür. Türk’ten başka bir camia yoktur, dolaysıyla Kürt isyanı da yoktur. Cehalet ve şekavet vardır. Bu hadiseye böyle bir isim vermek siyaseten yanlıştır” der. Kemalistlerin tutumu son derce açıktır. Kürtlük adına ne varsa yok edilmelidir.
1925 Kürt Ulusal Hareketi, tarihe eşine az rastlanır bir örnekle adı ve niteliği Bakanlar Kurulu kararı ile belirlenmiştir. Genel Kurmay Başkanlığının 30.04.1341(1925) tarih, 1835/2270 sayılı tezkere ile Bakanlar Kuruludan, isyanın iç ve dış basında bir Kürt milli hareketi olarak yansıtılmasının ulusal çıkara uygun olmadığı ve gerekli tedbirlerin alınması talimatı verilmiştir. Bunun üzerine Bakanlar Kurulunun 03.05 1925 tarihli Kararnamesi ile:
“Yüce Genel Kurmay Başkanlığında gelen 30 Nisan 1341 tarih ve 1835/2270 numaralı tezkerede, son isyan ve irtica olaylarının basınımızda ve özellikle İstanbul basının büyük bir kısmında genel bir Kürt ayaklanması şeklinde gösterilmesi, iç ve dış düşmanlarca propaganda zemini ittihaz edilmekte olduğundan ve esasen sınırlı bir sahada çeşitli emeller ve iğfalat(aldatmalar) neticesi oluşan olayın büyütülmesi uygun olmadığından, isyanın ayrımcılıktan ziyade irtica, cehalet ve aldatma neticesi olduğu zemininde yayın yapılması için gereğinin yerine getirilmesi teklif olunmuştur.
Keyfiyet, icra vekilleri heyetinin 3 Mayıs 1341 tarihli toplantısında tezekkür esnasında, genel ve tertip olunmuş bir irticanın görünümü olduğu tespit ve malum olan hadisenin, basında kürt sorunu şekline inhisar ettirilmesi gerçeğe mutabık olmadığı kadar siyaseten de sakıncalı olduğundan, keyfiyetin bu açıdan yayınlanması için Dışişleri Bakanlığının tevdii münasip görülmüştür.”1
Bakanlar Kurulu kararnamesinden de anlaşılacağı üzere, 1925 Kürt Ulusal Hareketinin basında “Kürt Ayaklanması” olarak yer almasının, “siyaseten sakıncalı” olduğu tespiti yapılarak; hareketin “irtica” olarak lanse edilmesi için Dışişleri Bakanlığına gerekli talimatlar verilmiştir. Kemalistlerin tavrı uyguladıkları “red, inkar ve imha” siyasetiyle uyumludur. Şaşırtıcı olan Kürt yazarlarının bakış açısıdır.
Kürt yazın dünyası, uzun yıllar Kemalist perspektifin çizdiği ideolojik argümanları aşamamış, Kürt tarihinin önemli bir kesitini bilimsel araştırma temelinde tartışamamıştır. Bunun en önemli nedeni şüphesiz resmi ideolojinin etkisidir. Her şeyden önce resmi ideoloji ve onun etkilerini kırmadan, geçmiş toplumsal olayları farklı yorumlamak ve siyasal niteliklerini ortaya koymak olanaklı değildir. Bir başka neden ise toplumsal-siyasal bir olayın, ideolojik bakış açısıyla yorumlanmasıdır.
Osmanlı Devleti’nin Türkiye Cumhuriyeti Adıyla Yeniden Şekillenmesi
1915-25 dönemi Osmanlı Devleti’nin Türkiye Cumhuriyeti adıyla yeniden şekillendiği, Kürtlerin bugünkü statülerinin oluştuğu dönemdir. 1789 Fransız İhtilali ve Sanayi Devriminin yaratığı ortam dünyada ulusların kendi kendilerini yönetme fikrini ateşlemiştir. Şüphesiz oluşan bu ortamdan en çok etkilenecek olan, bünyesinde birden fazla ulusu barındıran Osmanlı Devleti olacaktır. Balkanlarda ki uluslaşma hareketleri İmparatorluğu sarsacak ve beraberinde kopmaları getirecektir. İttihat-ı Terakki bu koşular içinde siyasal sahneye çıkacaktır. İttihat-ı Terakki kadroları, Balkanlarda ki ulusal hareketlerin bastırılmasında rol alan, gayri-nizami harbin unsurları içinden çıkmıştır. Bu nedenle Jön-Türkler olarak başlayan ve İttihat-ı Terakki’de somutlaşan örgütlenme, modern ulus örgütlenmesi değildir. Daha çok İmparatorluğu eski “görkemli” günlerine duyulan özlemi ifade eden, Türkçü bir örgütlenmedir.
İttihat-ı Terakki, başlangıçta farklı uluslardan aydınları barındırıyorsa da iktidarı Türk milliyetçiliğinde somutlaşmıştır. İmparatorluk, Kuzey Afrika ve Balkanlar’daki toprak kayıplarını, Orta-Asya’da Turan hayalleriyle telafi etmeyi düşünmüştür. Bu düşünce, Almanların yayılmacı politikasıyla birleşince, Osmanlı İmparatorluğu kendisini Birinci Dünya Savaşı’nın içinde buldu. Sonuç İttihat-ı Terakkiciler için tam da bir yıkımı ifade eder. Turan hayalleri kursaklarında kaldığı gibi İmparatorluk dağılmayla yüz yüze gelir. İmparatorluk, savaştan yenilgi ile çıkmış ve Sevr anlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştır.
Bütün bu gelişmeler olurken Kürtlerin durumu neydi? Kürtler açısından en önemli düzenleme şüphesiz Sevr Anlaşmasıdır. Sevr Anlaşmasının, Ermenistan’ın sınırlarıyla ilgili maddeleri Kürtlere içerisinde tedirginlik yaratırken, Kürt sorunun uluslararası anlaşmalara girmesi, Kürtler açısından yeni fırsatlar demektir. Ancak Kürtler ciddi bir dağınıklık yaşamaktalar. Kürdistan Teali Cemiyeti, farklı düşünceler nedeniyle ayrışmanın eşiğindedir. Metropol merkezli bir örgütlenme olması nedeniyle, Kürdistan’da ki etkinliği sınırlıdır.
Dağılmaya yüz tutan Osmanlı Devleti, çeşitli güç odaklarının iktidar hesaplarına sahne olmaktadır. Padişah Fermanı ile Samsun’a çıkan Mustafa Kemal, “tehlike altında olan din, hilafet ve saltanatı kurtarma”,”Ermeni tehlikesi” sloganlarıyla iktidarı ele geçirme çabası içindedir. Bu sloganlar Kürtlerin en zayıf yanlarıdır. “Hilafeti kurtarma” ve “Ermeni tehlikesi” Kürtleri elde tutmanın tek yolu gibi gözükmektedir. Gerek Damat Ferit Paşa Hükümetinin Seyit Abdulkadir ile imzaladığı “Kürdistan’a Özerklik Yasası” ve gerekse Mustafa Kemal’in Amasya Protokolüne sıkıştırdığı Kürt sözcüğü klasik oyalama taktikleri dışında bir anlam ifade etmeyecektir. Ne İstanbul Hükümetinin, ne Kemalistlerin nede bölgeyi yeniden düzenleyen İngiliz ve Fransızların, Kürt sorununu çözmek gibi ciddi bir istek ve önerileri yoktur. Taraflar pozisyonlarını belirlemek, birbirlerine karşı hamlelerini yapmak için, Kürt-Kürdistan dosyasını çantalarında hazır tutmaktadırlar.
Mustafa Kemal bu denklem içinde Erzurum Kongresini toplamaktadır. Mustafa Kemal’in Erzurum Kongresinin açış konuşması son derece dikkat çekicidir.
“…En son olarak yakarım şudur ki, istekleri gerçekleştiren yüce Tanrı, Sevgili Peygamberi adına bu kutsal yurdun sahibi ve savunucusu ve Yüce İslam dininin kıyamet gününde sadık koruyucusu olan ulusumuza ve saltanat katına ve yüce halifeliği korusun…Amin.”2
Mustafa Kemal’in, iktidarı elle geçirmenin hesaplarını yaparken halifeliğe ve saltanata tavır alması söz konusu değildir. Zira Kürtleri örgütlenmesinin engellemenin tek yolu, “Ermeni tehlikesini” önplana çıkarmak, “dini, halifeliği ve saltanatı kurtarmayı” amaç olarak lanse etmektir. Tam da böyle yapılmıştır.
Kürdistan İstiklal Komitesi(Azadi) KuruluyorKürdistan Bağımsızlık Komitesi(Azadi), kesin olmamakla beraber, 1920li yılların sonları veya 1921 yılının başlarında kurulduğu tahmin ediliyor. Azadi kadroları, çoğunlukla Kürdistan Teali Cemiyeti’nde yer aldılar. 1918′de öncelliklerini Sevr Anlaşmasının Kürtlerle ilgili maddelerinin uygulanması için yoğun diplomasi yürüttüler. Ancak Osmanlı Devleti içindeki güç dengelerinin değişmesi, Sarayın giderek devre dışı kalması, Sevr Anlaşmasının uygulanması olasılığını ortadan kaldırmıştır. Kürdistan Teali Cemiyeti, metropol merkezli olması ve içe dönük çekişmelerden dolayı dağılma sürecine girdi. Bunun üzerine Azadi kadroları, Kürdistan merkezli siyasi, askeri ve illegal bir örgütlenmeye yöneldiler. Bazı kaynaklara göre Azadi Erzurum’da 25 Kürt yurtseveri tarafından kuruldu. Örgüt, hücre sistemini esas alarak örgütlenmeye başladı. Kısa zamanda 24 il ve ilçede örgütlenmeyi gerçekleştirdi.
Örgütün en aktif üyelerinden İsmail Hakkı Şaweys, “Komiteya İstiklala Kurdistan” adlı makalesinde, örgütün kuruluş tarihini 1921 olarak verir. Şaweys, örgütün kuruluşunu şöyle aktarır:
“Aynı zamanda Muş ve Hınıs bölgesinde yerleşik olan Cıbran aşiretinin lideri alay komutanı Cıbranlı Miralay Halit Bey 1921 yılında Erzurum’da “Kürdistan İstiklal Komitesi” adında illegal bir örgüt kurmuştu.”3
1925 Hareketi ile ilgili araştırmalarıyla tanınan Robert Olson’da Azadi Örgütünün 1921 yılında kurulduğuna dikkat çeker.
Olson’un iki önemli tespiti var. Birincisi; ilk milliyetçi Kürt cemiyetinin 1921 yılında Erzurum’da kurulduğu, ikincisi Kürtleri temsil eden kurum ve otoritelerin ortak hedef etrafında bir araya gelerek işbirliği yaptıklarıdır. Azadi, bir yandan Kürt örgütlerini bir araya getirmeye çalışırken, diğer yandan aşamalı olarak Kürt toplumunun bütün sosyal ve dinsel otoriteleri de sürece dahil etmeye çalışıyordu. Azadi’nin bu konuda önemli mesafe katlettiği söylemek abartı olmaz. Başlarında Prof. Hasretyan’ın bulunduğu bir grup Sovyet Kürdoloğun hazırladığı değerlendirmede aynı vurgular yer almaktadır.
“1923 Mayıs ayında tüm yer altı gruplarının harekete geçmesi ile Azadi Kürdistan, Kürdistan Özgürlük Komitesi’nin başkanlığında tek bir örgütte birleşme imkanı yaratıldı.
Örgüt konsprateryal karakter taşıyordu ve her birisi beş kişiden oluşuyordu. Komitenin başkanı Albay Cıbranlı Halit bey’dir. Cıbranlı Halit Bey, göreceli olarak kısa bir zamanda, Mutki aşiretinin reisi ve 1919′da Erzurum’da Heyet-i Temsiliye üyesi Hacı Musa’nın, Hasananlı aşireti reisi Hasananlı Halit Bey’in ve diğer Kürt aşiret reislerinin işbirliğini sağlamayı başardı. Komite ordu içinde de örgütlendi ve subayların bir bölümünü kendi yanına çekti.
İsyan şeyhler tarafından değil, esas olarak başında Türk ordusunda Albay Cıbranlı Halit Bey, gazeteci Kemal Fevzi, Doktor Fuat gibi tanınmış aydınların bulunduğu “Kürdistan Azadi Komitesi” tarafından hazırlandı.”4
Azadi, Kürtlerin bağımsızlığını hedefleyen bir hareketi. Her ne kadar örgütün kuruluş yıllarında, Avusturya- Macaristan konfederasyonu tipi bir yapıyı tartışılmışsa da Türk devletinin tutumu ve yapılanması dikkate alınarak bundan vazgeçilmiştir. Örgüt, bu amaçla 20 Aralık 1922 yılında Sovyetler Birliği Erzurum Konsolosu Pavloski’ye istekleri içeren bir protokol sunmuştur. Protokol metni 10 maddeden ibarettir. Protokol ile Azadi; amacını, Bolşeviklerle yapacakları işbirliğinin koşularını ve desteklerini talep ettiler. Dr. Afrasyaw Hawrami’in, “Piranlı Şeyh Said Devrimi” isimli kitabında, söz konusu protokol ve Bolşeviklerle Azadi liderlerinin görüşmelerine dair Rus arşivindeki belgelerin bir kısmı yayınlanmıştır.5
Söz konusu belgelere göre Azadi, Bağımsız Kürdistan’ı hedeflemekte, Kürdistan’ın bütün parçaları bağımsızlığına kavuşana kadar çalışmalarını sürdürecektir. Azadi’nin çabaları devam ederken 24 Temmuz 1923 yılında Lozan Anlaşması imzalanmış ve Kürtler devre dışı bırakılmıştır. 1924 Anayasası ile Kürtlerin varlığı inkar edilmiş, Kürtçe’nin konuşulması ve yazılması yasaklanmıştır. “Teke ve zeviyelerin” kanunla kapatılması, Kürdistan’daki medreseleri hedeflemiştir. Çünkü medreseler yalnız dini eğitim yapıldığı kurumlar değildir, aynı zamanda Kürtçe’nin okunup-yazıldığı merkezler durumundaydı. Halifeliğin kaldırılması Türklerle Kürtler arasında zayıf olan bağların kopmasına neden olmuş, Kürtlerin her kesiminde hoşnutsuzlar doruk noktasına çıkmıştır.
Toplumun her kesimindeki hoşnutsuzlukların artması Azadi’nin faaliyetlerini yoğunlaştırmasının koşullarını yarattı. Azadi yöneticileri etkili din adamlarının ve şeyhlerin desteğini alma çabası içine girdiler. Bu şahsiyetlerin başında şüphesiz Şeyh Sait gelir. Yusuf Ziya Bey, örgütün aldığı karar doğrultusunda, milletvekili olma avantajını kullanarak temaslara başlar. 1923 yılının yaz aylarında Şeyh Sait’i ziyaret eder. Yusuf Ziya Bey, 1924 yılının ilk baharında başta Şeyh Sait olmak üzere, Göksu, Hacı Ömer, Tekman, Varto, Karlıova bölgelerindeki aşiret reislerini ve din adamlarını dolaşarak harekete destek vermeye çağırır.
Şeyh Sait, aynı yılın ilkbaharında Erzurum’a gelir ve Cıbranlı Halit Bey’e misafir olur. Beraber hareket etme kararı burada alınır. Azadi lideri Halit Bey, Erzurum saygın Kürt din adamlarıyla görüşmelerini sürdürür. Bunların başında Said-i Kürdi gelir. Said-i Kürdi, 1924 yılının sonbaharında Erzurum’a gelir ve Halit Bey’e misafir olur. Olayın tanıklarından Xelilé Sebri(Halil Kılıçoğlu), Said-i Kürdi’nin bir hafta süreyle Halit Bey’de misafir kaldığını söylemiştir. Ancak bu görüşmenin sonuçlarıyla ilgili net bir bilgi yoktur.
Kürt liderlerinin bu faaliyetlerinin, Kemalistlerin dikkatinden kaçması olanaksızdır. Çeşitli kaynaklardan Ankara’ya yoğun bilgi akışı başlamıştır. Artık aleni hale gelmiş olan faaliyetlerin bir ayaklama hazırlığı olduğunu Türk devlet yetkilileri bilmektedir. Bu arada Hakkari bölgesinde Nasturi Ayaklanması başlamıştır. Nasturi Ayaklanması, Kemalistler için tarihi bir fırsattır. Hem ayaklanma bahanesi ile bölgeye güç yığacak hem de Kürtler Nasturilere karşı kullanılacaktı. Azadi bu oyunun farkındaydı ve Kemalistlerin bu çabalarını boşa çıkarmanın çalışması içine girdi.
Genelkurmay Başkanlığının talimatları üzerine bölgeye askeri yığınak başlamıştı. Bu birlikler arasında Şırnak’ta konuşlandırılan 7. Kolordu, 2. Tümene bağlı 18. Piyade Alayı da bulunuyordu. 18. Piyade Alayı, Azadi için özel bir öneme sahiptir. Azadi’nin birçok merkez üyesi ve üyeleri, bu alayın bünyesindedir. Azadi Siirt Şube Başkanı İhsan Nuri, Teğmen Ali Rıza(Yusuf Ziya Bey’in kardeşi), Binbaşı Fuat Bey, Kaymakam İsmail Bey, Yüzbaşı Mustafa Efendi, Teğmen Rasim bunlardan bir kaçıdır.
18. Alayda örgütlü bulunan, Azadi’ye bağlı güçler 3/4 Eylül gecesi ayaklandılar. Planlamaya göre ayaklanan güçlere bölgedeki aşiretlerde katılacaktı. Ancak bu beklenti gerçekleşmedi. Bunun üzerine İhsan Nuri ve arkadaşları İngilizlerin egemenliği deki bölgeye geçtiler. Alay Yaveri Teğmen Ali Rıza Bey yakalandı. Ali Rıza Bey’in yakalanmasıyla Azadi yönelik operasyon başlatıldı. 10 Ekim 1924′te Yusuf Ziya Bey, Azadi Lider Cıbranlı Halit Bey, ev hapsine alınarak 20 Aralık 1924 tarihinde tutuklandılar. Şeyh Sait, ifadesine baş vurulması için Hınıs Savcılığına çağrıldı.
Olayların gelişimi içinde en kritik soru Azadi liderinin ev hapsinde tutulduğu iki aylık sürede neden Erzurum’u terk etmediğidir. Cıbranlı Halit Bey, ev hapsinde tutulduğu sürede başta Şeyh Sait olmak üzere bir çok kişiyle görüştü. Görüşenlerden birisi de kardeşi Ahmet Sever’dir.6 Ahmet Sever, görüşmeyi şöyle anlatıyor:
“Kendisini kışın başında(muhtemelen aralık ayı başıdır) ziyaret ettim. Hayatının tehlikede olduğunu ve Erzurum’u terk etmesini söyledim. Halit Bey, devletin böyle bir fırsat beklediğini, çıkmam halinde devlet güçlerinin üstüne geleceğini, devletin Kürtleri kış ortasında ve hazırlıksız yakalamak istediğini, mutlaka ilkbaharın beklenmesi gerektiğini söyledi. Ardından bana, hazırlıklarınızı yapın ve ilkbaharı bekleyin, dedi.”
Ahmet Sever’in anlattıklarından Halit Bey’in tutumunu anlamak mümkündür. Halit Bey, devletin bir provakasyonla Kürtleri hazırlıksız yakalamak niyetinde olduğunun farkındadır. Bu nedenle 1925 kışının bu tür oyunlara gelmeden sessiz geçirilmesini, hazırlıkların tamamlanarak ilkbaharın beklenmesinin daha doğru olacağı düşüncesindedir. Halit Bey, tutuklanıp Bitlis cezaevine gönderildikten sonra da tek görüşebildiği kişi olan Hémide Mamaşi aracığı ile gönderdiği mesajlarda aynı düşüncesini tekrar eder.
Şeyh Sait, tutuklanama ihtimalini de dikkate alarak Hınıs’ı terk eder. Kırıkhan köyünde ki toplantıdan sonra, Kanireş(Karlıova)’da Cıbran beyleriyle durum değerlendirmesi yapılır. Yapılan değerlendirmede; çalışmaların hızlandırılmasının, Halit Bey’i kurtarmanın kış şartlarında zor olduğu ve baharla beraber Halit Bey’in kardeşleri Selim ve Ahmet beylerin katılımı ile bu konuda karar verilmesi üzerinde görüş birliğine varılmıştır.
Şeyh Sait, Karlıova’dan sonra Melekan(Şeyh Abdullah’ın köyü) ve Çan köyünde toplantılar yaptı. Çan toplantısını Azadi’nin kongresi olarak değerlendiren kaynaklar mevcuttur. Ancak, Çan toplantısının da Kanireş ve Melekan toplantıları gibi bölgenin ileri gelen din adamları ve aşiret reisleriyle yapılan toplantılar olduğunu söylemek yanlış olmaz. Yapılan toplantılarda varılan sonuç; Şeyh Sait’in güney illerini de gezerek halkı haberdar etmesini, ayaklanmanın bahar aylarında kuzeyden başlanması yönündedir.
Kaynak:
1- Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü, 03.05.1341(1925) tarih ve 1845 sayılı Kararname
2- Atatürk, Mustafa Kemal, Gazi Mustafa Kemal’den Bize, Hürriyet Yayınları Vakfı, 1987-İstanbul
3- Şaweys İsmail Hakkı, Jiyan u Berkemkani İsmail Hakkı Şawys, Aktaran Bir Dergisi, 2. Sayı, 2005, S:35-36
4- Aktaran Küçük Yalçın, Kürtler Üzerinde Tezler, Dönem Yayınevi, Birinci Baskı, İstanbul-1990, S:101-102
5- Söz konusu kitapta yer alan belgelerin Türkçe çevirisi bölümler halinde Aris Arda tarafından newroz.com sitesinde yayınlanmıştır.
6- Ahmet Sever, Cıbranlı Halit Bey’in kardeşi, 1925 Ayaklanmasında Hınıs Cephesini yönetenlerden. 1925-1927 arası abisi Selim Bey’le beraber bölgedeki dağlarda kaldı. 1926′ın Mayıs ayında Selim Bey öldürüldü. Geriye kalanlar 1927′in sonbaharında Suriye’ye geçtiler.
|