Akşam, gün batımı güneşin uzattığı ışınlar dağların zirvesinde deniz maviliğine hükmederken, güneşin gurup kızıllığı denizin maviliğine karışarak ateşle suyu aynı kıvama getirircesine, dağların eteğindeki topraklarla birleştirerek tepelerde kaybolup guruba gidiyordu.
Karanlıkların başlaması, yıldızların parlaması ayrı bir güzelliğin gecede saklı olduğunu haber veriyordu.
Rengârenk çiçeklerle donatılmış bir bahçe, lalenin sümbül ile sarmaşık halde olması, nesrinlerin reyhanlara dal uzatması, çınar ağacının endamı ile tüm ağaçlara çalım atması hafif bir yelin esmesi ile yaprakların çıkardıkları seslerin koyunlarını kaybetmiş bir çobanın kavalla koyunlarını çağırırcasına bir hoşnutluk veriyordu.
Bülbülün gonca güle konarak, figan ve feryatları semalara yükseliyordu, gonca gül yavaş yavaş açılarak kırmızı dudaklar misali beyaz dişlerin üzerinde gülümseyerek bülbülün feryatlarına cevap oluyordu.
Bir ihtiyarın gece karanlığında, kandil ışığında bir şeyler yazdığını görüyordum. İhtiyarın zayıflamış hali ile bir şeyler yaptığını fark etiğimde;
-Dede! şu geç saatte kandil ışığında ne yapıyorsun? Diye soruyordum. Süratli bir şekilde cevap veriyordu.
Bülbülün güle aşık oluş misali değildir benim aşkım. Beni beşer olan hemcinsim için, varlığımın timsali olan neslim için yol haritasının içerisinde hayat projesini çiziyorum. Hayatın bitiği yerde, başkasına hayat haritasını çizmek sizce mantıklımı?
Evet mantıklı, çünkü benim temsilgâhım olan dünya, gezegenin şanına ölçüler dahilinde yürümek yakışır.
Bu ölçüde seleflerden haleflere bir miras olsa gerek.
Bende mezar taşı değil, hayat projesini bırakmak istiyorum.
Bir kelebeğin kandil etrafında süratli bir şekilde fır döndüğünü görüyordum.
Bu da ne şimdi ateşe düşer, yanar, canından olur diyordum.
İşte çocuğum! Her varlık bu kadar aşkına sadık olsaydı aşklar yukarıya doğru uruca çıkacaktı. Ferhatlar gibi canlarından olsalar da tarihe mal olacaklardı.
Aman evladım! Sen, sen ol bülbül ile pervane gibi olma. Nasıl yani? Diye sormuştum. Onların aşkını mecaz görüyorum. Neden? Çünkü bülbül aşkı, baharın gülleri açtığı zamanda olur, Gül mevsimi geçtimi bülbülün de aşkı biter.
Kelebek, ateşe aşık gördüğü zaman kendisini ateşe atarak yakar bu da aşkını yalnız bırakır. Anladım diyordum, her iki aşkada hayır.
Mecazdan bekâya götüren bir aşk olsun bana,
bülbülüm! ateş kelebeğin gül olsun sana,
mevsimlik aşklar olmaz, ağır geliyor bana.
Gönlüm, seherde ışınları ile karanlıkları izale edenden yana.
-
Sarmalarını aşağıya doğru bırakan bir süs ağacının altın da oturarak şafağı bekliyordum.
Sakinin bir sedef fincanında kırmızı meyyi masaya koyduğunu görüyordum.
Bir yudum mey beni başka alemlere götürüyordu
Tan vaktinde, güzelim bahçenin içinde bir nazeninin doğduğunu fark ediyordum.
Seher yelin esişiyle, siyah zülüflerin benlerle süslenmiş beyaz tenlerin üzerinde sağa sola gidip gelmesiyle gece ile gündüz arasındaki ince çizgide bir güneşin doğduğunu fark ediyordum,
Hey ya Rabbim! Akşam, dağlar zirvesinde ışınları ile denizi süsleterek guruba giden güneş, seher vaktinde şu şema içerisinde doğması, hayat haritasının kendisi olsa gerek.
İşte güneş, toprak ile denize karıştığı yerde gök ile yerlerin musafaha neticesinde gecenin getirdiği aydınlık, yıldızların karanlıkları süslediği gibi, bahçe çiçeklerinin raksa geçtiği gibi,
Sen, kalpler dünyasında doğan güneş! Işınların hayat enerjisi olduğu her yaşam, senle güzel olsa gerek.
M EMİN
Tags: KELEBEK GİBİ SENDE DÖN